adak65 @ hotmail.com

İnsan kendisindeki güçsüzlükler, yetersizlikler ve sınırlamalardan ötürü her zaman başkalarına bağımlı durumdadır.

Gerek kendi kişisel esenliği, gerek insanlığın mutluluğu için başta gelen etken toplumdur. Dolayısıyla, yaşam sorunlarının çözümü bu bağımlılığı dikkate almak, bizim bir toplum içinde yaşadığımız ve tek başımıza yok olup gideceğimiz gerçeğini göz önünde tutmak zorundadır.

Hayatta kalmak istiyorsak, tüm ödevlerin, tüm amaç ve hedeflerin bu en önemlisiyle, bize ev sahipliği yapan gezegende diğer insanlarla el ele çalışarak kendi yaşamımızı ve insanlığın yaşamını sürdürme ödeviyle duygularımızın uyum içinde bulunması gerekir.

Birey, ödevin çözümünde kendisi için söz konusu olanağa ilişkin tavrını, davranışlarıyla her zaman ortaya koyar.

Bu yeryüzündeki doğal koşullarda hayatta kalmamı sağlayacak nasıl bir uğraş bulabilirim kendime? İnsanlar arasında kendime nasıl bir yer belirlemeliyim ki onlarla birlikte çalışıp toplumsal yaşamın nimetlerinden onlarla birlikte yararlanabileyim?

Sözgelimi karşımızda bir insan vardır, doğal yaşamı kendisine doyum sağlamaz, mesleğinde çaba harcamaz pek, zevk aldığı fazla bir şey yoktur, insanlarla bir araya gelmek kendisine sıkıntı verir.

Yaşamındaki sınırlama ve kısıtlamalardan, böyle bir kişinin, yaşamak denilen şeyin pek az olumlu fırsatı ve pek çok başarısızlığı içeren çetin ve riskli bir iş olduğu duygusunu ruhunda barındırdığı sonucunu çıkarabiliriz.

Söz konusu kişinin sınırlı etkinlik alanının başına şu önemli sözleri koyabiliriz: "Yaşamak demek, kendimi incinmelerden esirgemek, kendi kabuğuma çekilmek, sağ salim işin içinden sıyrılmaktır." Şimdi de diyelim ki bir başka insan bulunmaktadır karşımızda, doğal yaşamı çok yönlü bir toplumsallığı içermekte, iş yaşamında yararlı çalışmaların üstesinden gelmektedir, zevk aldığı pek çok şey vardır, insanlarla geniş kapsamlı ve verimli ilişkileri sürdürmektedir.

Bu durumda çıkaracağımız sonuç, böyle bir kişinin, yaşamı asla kesin yenilgileri değil, pek çok olumlu fırsatı kendisine buyur eden yaratıcı bir ödev gibi duyumsadığı olacaktır.

Yaşamsal ödevlerin üstesinden gelmedeki cesareti şu sözlerle özetlenebilirdi söz konusu kişinin: "Yaşam demek, insanlara ilgi göstermek, bütünün bir parçası olmak, elden geldiğince insanlığın esenliğine katkıda bulunmaktır." "Yaşamın anlamı"na ilişkin görüşlerin yetersizliğini ya da doğruluğunu belirlemede başvurulacak genel ölçüt, böylece karşımıza çıkıyor.

Hayatta dikiş tutturamamış kişilerin hepsi – psikozlular, suç işleyenler, canlarına kıyanlar – toplumsallık duygusundan yoksun kimseler, toplumsal yaşamda pay sahibi olamayan kişilerdir.

Çalışma yaşamının, dostluğun ve doğal yaşamın karşılarına çıkardığı ödevlere, bunların toplumsal çabalarla çözülebileceğine inanmaksızın el atarlar. Yaşama verdikleri anlam kişisel nitelik taşır: Amaçlarına eriştiklerinde bundan yararlanacak olan yalnızca

kendileridir, tüm ilgileri sadece kendilerine yöneliktir.

Başarı yolunda çaba harcamalarının amacı, kişisel bir üstünlük ele geçirmekten başka şey değildir, kazanacakları zaferler yalnızca kendileri için bir anlam taşır.

Ellerinde tuttukları zehir dolu bir şişenin, içlerinde bir güçlülük duygusu uyandırdığını itiraf eden katillerle karşılaşılmıştır; ama bunu itiraf ederken besbelli sadece kendilerini düşünmüşlerdir; zehir dolu bir şişeye sahip olmak, kendileri dışında kalan insanlarda değerlerinin artığı gibi bir duyguyu uyandırmaz. Yaşama verilen kişisel anlam, gerçek bir anlam asla sayılmaz. Bir anlamdan söz açılabilmesi için, onun başka insanlarla ilişki çerçevesinde oluşması gerekir.

Yalnızca bir tek kişi için anlam taşıyan bir sözcük, gerçekte anlamsızdır. Amaçlarımız ve eylemlerimizde de durum böyledir: Bunlardaki biricik anlam, başkaları için taşıdıkları anlamdır. Her insan önemli biri sayılmak için uğraşır; ama bizim bütün önemimizin başkaları için yaptığımız yararlı işlerden oluştuğunu görmemek yanılgıdan başka bir şey değildir.

Yaşam her birey için doğal haktır.

Bunu en iyi yaşam şekline dönüştürme toplumsal bir görevdir.