Siyasi İslamcılık mı? Muhafazakar siyaset mi?-1

Son yirmi yıldır ülkemizde çok konuşulan kavram ve konulardan biri de şüphesiz ki; İslamcılık, muhafazakârlık, milliyetçilik ve liberalizm gibi kavram ve konulardır. Bu kavram veya konulardan olan İslamcılık ve muhafazakârlık konusunu az da olsa incelemekle beraber bu kavramların ne anlama geldiğini, birbirleriyle örtüşüp örtüşmediğini, İslamcı kavramının tüm Müslümanları kapsayıp kapsamadığını ve son olarak bu kavramların tarihi serüveni üzerinde de biraz durmak istiyorum,

A- İslamcılık Nedir?

2012 yılında Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne’nin fitilini çektiği İslamcılık tartışması, birçok yazar ve aydının sonradan katılımıyla uzun zaman devam etmişti. Tartışmanın baş aktörlerinden Ali Bulaç İslamcılığı, İslam’ın ana referans kaynaklarından hareketle “ yeni” bir insan, toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvurunu, buna bağlı yeni bir sosyal örgütlenme modelini ve evrensel anlamda İslam Birliği’ni hedefleyen entelektüel, ahlaki, toplumsal, ekonomik, politik ve devletlerarası hareket olarak tanımlamıştı. Tartışmanın bir diğer aktörü Mümtazer Türköne ise, İslamcılığın diğer ideolojiler gibi bir ideoloji olduğunu savunur. Ve Türköne ‘İslamcılık kavramını’ emperyal güçlere karşı devlet eliyle ortaya atıldığını savunmaktadır. Yasin Aktay bu tartışmada Ali Bulac’ın dünyasına daha yakın dururken Mustafa Öztürk ve Yusuf Kaplan ise Mümtazer Türköne’nin savını destekler mahiyette ‘“İslamcılık, (Batı Merkezciliğin) dünyaya çekidüzen vermesine karşı başlatılmış bir direniş’ olarak nitelerken, aynı minvalde Mustafa Öztürk de ‘İslamcılık aslında XIX. yüzyıl itibariyle Müslümanların dünya üzerindeki en büyük siyasi gücünü temsil eden Osmanlı devletini kurtarma ideolojisi olarak tebarüz eden bir düşünce biçimidir’ der.

Mustafa İslamoğlu ise kendine özgü bir tanımla İslamcılığı, ‘İslam’ı ona meydan okuyan Modern Batı Uygarlığı karşısında ona alternatif bir medeniyet olarak gören ve bu medeniyetin bir özne olarak hayatı yeniden inşa etme potansiyelini kinetize etmek isteyen kuşakların çok da homojen olmayan üsluplarının toplamıdır’ der.

B- İslamcılık Akımı\Hareketi

Osmanlı Devletinde İslamcılık hareketi, 17 yy’de bir kalkınma ve kurtuluş ideolojisi olarak değerlendirilmiştir. Osmanlıcılık hareketinin devamı olarak bilinen bu hareket Türkçülük gibi hareketlerden önce ortaya çıkmıştır. 1850'li yıllarda tekrar gündem olan İslamcılık kavramı, ara ara istirahate çekilse dahi belli bir zaman sonra kendisinden bahsetmeyi başarmıştır. Osmanlının, dünyevi gelişmelerden el etek çektiren münzevi, miskin, sofi anlayış ve geleneğinin yanı sıra, Osmanlının son zamanlarında Müslüman Osmanlı gençlerinde baş gösteren batı hayranlığı, İslam’ın aktif ve uyarıcı yönünü maalesef kapatmıştır. Müslüman halkı pasifize eden bu durum birçok duyarlı\dertli Müslüman âlimi ve aydını yeni arayışlara sokmuştur. Örneğin; Ali Fuat Paşa ‘Osmanlı Milleti’ fikrini savunarak ilk defa Tanzimat döneminde ortak bir payda oluşturmaya çalışmış. Ancak Müslüman olan veya olmayan bütün Osmanlı tebaası milliyetçilik akımına kapıldı. Bu durumda Osmanlı milleti sadece Müslümanları kapsadı ve İslamcılık fikri cereyan etmiştir.

Bireysel çıkış ve tepkiselliğin yanında farklı hareket ve cemaatlerde yeni bir arayış ve eyleme geçmiştir. Bu hareketler arasında 17. yüzyılda devlet içinde güçlenen, kendi anlayışlarını devletin bütün kademelerine yaymaya çalışan bir dini-siyasi kalkışma olan Kadızadeliler önemli bir yer tutar.

Kadızadelilerin Hurafelere, bidatlere ve batılı söylemlere karşı başlattıkları hareket toplumda huzur kaynağı olmuştur. Öyle ki Kadızadeliler’in toplumu yeniden ihya etme çabası IV. Murat tarafından da destek gördüğü söylenmektedir. Şeriat karşıtı\muhalifi kişilerin tekfir eden, toplumda hurafe veya bidat görülen her şeye sert tepkiler gösteren Kadızadelilerin bu tavrı, geçmişte Haricilerin günümüzde ise Vehabi, Taliban, El-Kaide veya Daiş örgütünün Fundamentalist inanç sistemini bize hatırlatmaktadır. Rivayet kültürüne sıkı bağlı bir hareket olan Kadızadelilerin hurafe ve bidatlara karşı çalışmalarına; kaşık ve çatalın yerine ellerle yemeğin yenilmesi, don yerine peştamal giyilmesi ve kahvehanelerin kapatılması\yıkılması gibi örnekler verilebilir. Osmanlı döneminde başlayan (toplumun ve yöneticisinin dahi destek verdiği)  bu refleksler Müslüman halkın, insanı aktif hale getiren ve onu diri tutan İslam’ın eylemsel yönüne olan ihtiyacını göstermektedir. Bugün bile bu refleksin izlerini Afganistan’da görebilmekteyiz. Amerika’nın yirmi yıl boyunca demokrasi ve huzur getirmeye çalıştığı Afganistan halkı, Amerikan’ın modern ve şeytani tuzaklarına aldırış etmemiş bunun aksine ayaklarında terliklerle savaşan Taliban hareketinin gelenekçi, muhafazakâr ve bazı radikal görüşlerini tercih etmiştir. İslamcılık akımı tarihi serüveni içerisinde birçok farklı damarı kendi içinde barındırmıştır. Bu damarları modern, gelenekçi, milliyetçi ve ümmetçi damarlar olarak sıralayabiliriz. Ki zamanla bu damarların da kendine has birden fazla alt dalları oluşmuştur. 

Said Halim Paşa, modern dünyanın getirdiği yeniliklere İslamcıların bir çözüm önerisi bulmadan suskunluğa bürünmesini eleştirirken,  Mustafa Sabri Efendi ise din reformculuğuna karşı çıkarak gelenekçi bir duruş sergilemeyi tercih etmiştir. Namık Kemal ve Ali Suavi İslamcılık kavramını dillendirmiş olsalar dahi Osmancılık fikrini daha fazla sahiplenmiştir. Aynı zaman diliminde boy gösteren ve Müslümanların bilinçlenmesi için çaba sarf eden ve Müslümanları pasif durumdan kurtararak onların aktif bir birey olmaları için ter döken öncülerden biride şüphesiz ki Cemaladdin Afgani ve öğrencisi Muhammed Abduh’tur.

Cemaladdin Afgani ve Muhammed Abduh’un dünya Müslümanlarını yekvücut haline getirme adına eyleme dönüştürdüğü en önemli çaba ‘Urvetu Vuska’ adlı dergiyi çıkartmalarıdır. Zor şartlar altında Paris’te çıkartılan Urvetü Vuska dergisi, Müslümanların yaşadığı ülkelere bin bir zahmetle gönderilerek Müslümanların şuurlanmasına vesile olmuştur.  Türkiye’ye bir konferans için gelen Afgani, İstanbul’da verdiği konferanstan dolayı padişahın emriyle Osmanlı sınırlarının dışına çıkartılmış olsa dahi, Afgani’nin verdiği konferans Mehmet Akif ERSOY gibi bir şahsiyeti derinden etkilemiştir. Müslüman halkı Kuran’ın ruhuyla tanıştırmak ve Müslümanları din dışı geleneklerden ve menkıbelerden kurtarma çabası bazı gelenekçi Müslümanları öfkelendirmişse bile Hasan El Benna, Mevdudi, Muhammed İkbal, Ercüment Özkan, Yusuf El Karadavi gibi aksiyon ve düşünce adamlarını yetiştirmeyi başarmıştır.

Ali Suavi ve Namık Kemal’in izinden giderek Türk-İslam sentezli bir akımın öncülüğünü yapan Ziya Gökalp Türkçülük ideolojisinin piri olmayı tercih ederken, Necip Fazıl ve sonradan da İsmet Özel’ler ise İslamcılık ideolojisini tercih etmiştir. Lakin İslamcı kimlikleriyle tanınan bu iki aydın, Türkçülük reflekslerinden kurtulmayı başaramamış olacak ki saf bir İslamcılık tasavvurundansa Türk-İslam sentezli bir tasavvuru kendilerine tercih etmiştir. Ki bu akımla beraber ‘muhafazakarlık’ kavramı da artık Türkiye’de gündem olmaya başlıyordu. Özellikle ‘sağcı’ veya ‘milliyetci’ olarak kendisini tanımlayanlar tarafından tercih edilen muhafazakarlık kavramı zamanla bir din olarak algılanmıştır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yunus Kuşan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Van Havadis Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Van Havadis hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Van Havadis editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Van Havadis değil haberi geçen ajanstır.



Van Markaları

Van Havadis, Van ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (432) 214 30 30
Reklam bilgi

Anket Van'da bugün seçim olsa hangi parti kazanır?