yunuskusan1 @ hotmail.com

Nebevi hareket metodundan önce, Nebevi Hareket empatisini iyi kurmalıyız.

Nebi ve sahabelerinin dünyasını öğrenmemiz için bu yöntem şart. Çünkü Yüzeysel öğrenilen ilim, ‘seküler İslamcılığı’, empati kurularak öğrenilen ilim ise ‘samimi İslamcılığı’ doğurur.

Nebevi hareket psikolojisi anlaşılmadan Nebevi hareket metodu anlaşılmayacak ve içselleştirilmeyecektir. Mesela Hz. Peygamber a.s’ın yetim ve öksüz büyümesinin nedeni iyi okunmalı.  Bunun İyi anlaşılması için, yetim ve öksüz büyüyen birinin nasıl bir ruh haline sahip olduğuna iyi bakılmalı.

Bu konuda birçok şeyler söylenebilir lakin bana göre yetim ve öksüz büyümek yufka bir yüreğe ve koca bir merhamete sahip olmaktır demektir. Bu realiteden yola çıkarak Hz. Muhammed a.s’ın hayatı iyi analiz edildiğinde, onun altmış üç yıllık hayatını sadece bir kelimeyle tanımlayabiliriz ki, o da merhamettir. Yoksa O, âlemlere rahmet nasıl olabilirdi ki?

İşte burada âcizane tespitim şu, bizler merhamet duygumuzu kaybettik. Bu önemli duygumuzu yeniden keşfetmeli ve kuşanmalıyız.

8.Allah’a Teslim Olmalıyız

Müslüman olmak teslim olmaktır. Bir cemaate, bir lidere veya tarikate değil sadece ama sadece Allah’a teslim olmak. Bana göre kopuşlardan biride buradan başlıyor. Yani ilk teslimiyetimiz İslam’a değil de yeni tanıştığımız cemaat, tarikat, mezhep veya ağabeylere oluyor.

Bunun için İslam’ın ana mesajını anlamıyor veya göremiyoruz. Doğal olarak Cemaatimizin, mezhebimizin, tarikatımızın veya liderimizin doğruları bizim de doğrularımız oluyor. Ve zamanla bu durum sorgulanmayan bir din halini alıyor.

"Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.’’ (Maide-3)

Kendisine teslim olduğumuz lider, cemaat veya tarikatların hangisi kemale ermiş İslam’ı temsil ediyor? Hangisinin ahlakı ve kıyafeti kâmil olan İslam’a uygun? Hangisinin Kur’an yorumu 

–meali- tam olarak doğru?

Kamil İslam, dün kâmil insanlar yetiştirirken bugün İslam Müslümanlar için sadece bir etiket halini almış.

Kamil İslam dün farklı kültür, dil ve renklere ait insanları barış ve merhamet çatısı altında toplamışken, bugün her kıta, her ırk ve her renk İslam’ı kendi kültür çatısı altında toplamış.

Kâmil İslam dün, yeryüzünde zulmü ve fitneyi kaldırmak için uğraşırken, Müslümanlar bugün, bir birbirinin kanını dökmek için uğraşmakta.

Kamil İslam dün, zina toplumunu ahlak toplumuna çevirmişken, Müslümanlar bugün maalesef ‘istismarcılıkla’ anılmakta…

Oysa İslam; samimiyettir, barıştır, adalettir, sevgidir, merhamettir ve paylaşmaktır. İslam çalmamaktır. İslam, şüpheli şeylerden sakınmaktır. İslam haramdan sakınmaktır. İslam sorumluluk yüklenmektir. İslam aktif olmaktır. İslam vefadır. İslam doğruluktur.

İslam temizliktir. İslam güzel ahlaktır. İslam, haksızlığa karşı mücadele etmektir. İslam, zulmü ortadan kaldırmaktır. İslam, insanlığı iyiliğe davet etmektir. İslam, Allah ile aramıza giren aracıları kaldırmaktır. İslam, canlı cansız tüm putları kırmaktır.

İslam, Allah’tan başka kimsenin önünde eğilmemek ve el pençe durmamaktır. İslam net olmaktır. İslam, kişinin fıtratıyla barışık yaşamasıdır. İslam, akıl nimetinden istifade etmektir. İslam haktır…

Bizim tabi olduğumuz cemaat, tarikat veya bireyler –çalışmalarıyla- bizi (yukarıda tanımlamaya çalıştığımız) kâmil İslam’la tanıştırabiliyorlar mı? Tam aksine. Bazı cemaat, mezhep, tarikat veya İslamcı bireylerin İslam diye anlattıkları ‘Kamil İslam’la çelişmekte ve hatta çatışmaktadır.

Nasıl mı? Mezhep, meşrep, cemaat ve tarikatların İslam’ı anlama ve yorumlama tarzlarının farklı olduğu alenen ortada. Örneğin; Sünni İslam anlayışı ve Şia İslam anlayışlarının birbirlerinden farklı olduğu gibi.

( Sünni ve Şia İslamcılığın da –birbirinden farklı- alt dalları oluşmuştur. Mesela Sünni İslamcılığa kendini atfeden tasavvuf, selefi ve nurculuk akımlarının yanında Şia İslamcılığına kendini atfeden Caferi’ye, İsmailliye, Rafızi’ye ve Alevilik gibi)

Bunun dışında her bölge veya ülkenin İslami anlama ve yorumlama biçimleri de farklı. Örneğin; Afganistan ile Türkiye topraklarında anlaşılan ve yaşanan din farklı.

Bir taraf daha katı kuralları (Taliban’ın uygulamaları) dinden anlamış ve çıkarmışken bir diğeri ise daha hafif kuralları dinden anlamış ve çıkarmıştır. Harici ve Mürcie’ nin anlayış ve yaklaşımı gibi.

İslam âlimlerinin de İslam dininden anlayış ve yorumlamaları da farklı. Ebu Hanife ile İmam-ı Şafii, İbn-i Teymiye ile iBn-i SİNA veya Muhammed Gazali ile Muhammed Abdul gibi.

“Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” (Al-i İmran, 3/83)

İslam tek ve hak din ise o zaman bu kadar farklı anlama, yorumlama ve yaşamalar neden?

Bu tespitten yola çıkarak, Müslüman isminden çok ‘sofi, nurcu, şakirt, kurban, Süleymancı ve bilmem neci’ gibi isim ve sıfatları Müslümanlar kendilerine yakıştırmış/yakıştırmaktadır. (Oysa bu isimler bile birbirimizden uzaklaşmamız için yeterli.)

Allah: ‘’Allah’a davet eden, Salih ameller işleyen ve: ‘Ben gerçekten Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?’’ (Fusilet-33) Sorusunu sorarak Müslüman isminin bizim için yeterli görmüştür.

9-Kitapla Tanışmalıyız

‘Oku medeniyetinin’ çocuklarının, okumaktan uzak bir hayat sürdürmeleri ne acı. Kitap okumak için illa bir mektepte öğrenci olma algısı ne garip. ‘Kitap okumak öğrenci işi’ mantığından vaz geçmediğimiz sürece acılar ve garipliklerden kurtulamayız ve sonuç olarak  biz, ‘biz’ olamayacağız. 

Hayat kitabımız Kur’an üzerine okumalar ve düşünmeler yapmalıyız. 

Karşılaştırmalı mealler üzerinde çalışmalar yapmalıyız. Her gün ‘Allah bana bugün ne vah yedecek?’ Merak ve bilinciyle Kur’an’a yaklaşmalıyız.

Farklı yazarların kitaplarını okumaya gayret göstermeliyiz. Unutmamalıyız ki; tek tip okumalar insanı donuklaştırır ve insanlığı tek tipleştirir.

10-Din Bekçiliği Yapmamalıyız

Din bekçiliği ve Müslüman dedektifliği yapmaktan vazgeçmeliyiz. Günahlar, hatalar ve düşünceler üzerinde yoğunlaşmaktan çok, günah ve hatalar yapan kişiler üzerinde yoğunlaşmak vazgeçmeliyiz.

Din Allah’ın dinidir. Dini korumak için yaratılmadığımızı aksine, dinin insanlığı günahlardan korumak ve onları doğruya yönlendirmek için var olfuğunu iyi kavramalıyız. (Din bekçiliğine soyunmak DAİŞ olmaktır. 

Din bekçiliğine soyunmak HAŞD-İ ŞABİ olmaktır. )

Unutmayalım ki bizler, yeryüzünde fitnenin kalkması, barışın, huzurun, iyiliğin ve sevginin kalıcı olması için yorulmalıyız.

11- Yüceltme hastalığından vazgeçmeliyiz

İnsanları, cemaatleri, tarikatları, partileri yüceltme hastalığından acilen kurtulmalıyız. Bu hastalığın hem bize hem de yücelttiklerimize zarar verdiğini iyi bilmeliyiz. Yücelttiğiniz kişi veya yapıların yarın bir günah veya hata ile anılmalarına şahit olmanız sizleri hayal kırıklığına uğratacağı gibi sizi inancınızdan da edebilir. Dolayısıyla her insana ‘potansiyel bir günahkâr’ gözüyle bakmanız veya tam tersi olarak günahkar bir insana da  ‘ her an tövbe edebilecek’ bir Müslüman olarak bakmanız sizi -yarın- hayal kırıklığına uğramaktan alıkoyacaktır.