TEKNOLOJİ KARŞISINDA SAVRULAN GENÇLİK

 Her çağ, farklı yeniliklerle doludur. Her birey ise yaşadığı çağın kendisine öğrettiği tecrübelerle dolu olmakla beraber her birey; kendi zamanının bir yolcusu ve de oyuncusudur. İnsanlar yaşam ve ölüm arasında seyreden zaman yolculuğunda ya zengin ya fakir, ya dindar ya dinsiz, ya seçen ya da seçilendir. Ki zaman, insanın dünya serüveninde onu terbiye eden en iyi mürebbilerden de biridir.

Örneğin; iyi bir eğitim almış ve iyi bir ilmi donanıma sahip olsanız dahi bazı hadiseler karşısında bazen çaresiz kalıyorsunuz. Ya da o an birikiminize güvenerek olaylar karşısında göstermiş olduğunuz tavrın veya aldığınız kararın belli bir zaman sonra yanlış bir tavır ve karar olduğunu da zamanı gelince anlıyorsunuz. Yaşanan veya yaşadığımız bu tarz olayların bize kazandırdığı tek şey ise tecrübedir. Dolayısıyla bazen bazı hadiseleri zamana bırakmakta hayır vardır. Bazı hadiseler karşısında sabırla beklediğiniz an, hadiseyi daha farklı okuyor, anlıyor ve yorumlayabiliyorsunuz.  

Çocukluğumuz ve gençliğimizde öyle değil mi?

Özellikle gençlik çağında gençliğin verdiği tez canlılık\sabırsızlık frenlenip murakabe yapıldığı an hataların çoğu önlenebiliyor. Genç çağda görülen hataların en önemlisi; yanlışların sıklıkla tekrarlanması ve bu yanlışlardan ders çıkartılmamasıdır. Ama gel gör ki bu hakikat, gençliğin ya da çocukluğun gelişim aşamasına ters bir hakikattir. Çocukluk çağında öğrenme, eyleme dökülerek öğreniliyor. Çocuklar bazı eşyaları kırması, elini sobaya dokunarak yakması veya düşüp incinmesi gibi… Yani bazı olayları çocuk yaşayarak tecrübe elde ediyor.

Lakin gençler için bu hakikatin geçersiz olduğu kanısındayım. Zira gençler o yaşa kadar bazı şeyleri yaşayıp tecrübe etmiştir zaten. Dolayısıyla genç çağı, kendini eğitme çağı demektir. Gençlik çağı, nasihatleri kulağa küpe etme, yeni bir çağa imza atma, aldığı nasihatlerle hayatına yön ver verme çağı olmalıdır.

Tamda burada ‘efendim, çağların veya kuşakların değişimiyle beraber teknoloji de değişiyor’. Dediğinizi duyar gibiyim. Eyvallah.

Tabi ki zamanla beraber teknoloji ve yaşam koşulları da değişiyor\değişmektedir. Hatta buna paralel olarak şehirler ve insanlar da değişiyor ve modernleşiyor.

O zaman şu soruları soralım:

Zamanın hızla ilerlemesiyle beraber teknolojide, mimaride, müzikte ve kıyafetlerde görülen değişim ve gelişim insanlık adına ne kadar faydalı oldu\oluyor\olmuştur? Ya da bu değişim ve modernleşme inanç, örf ve değerlerimizle ne kadar barışık? Veya gençlerimiz değişim, gelişim ve modernleşmeyi nasıl algılıyor\algılamalıdır?

Bu girizgâhtan sonra bizim kuşağın gençliğiyle şimdiki gençliği biraz karşılaştırmak istiyorum.

Seksen ve doksanlı yılların şahidi olan bizler, internet, bilgisayar, cep telefonu gibi aygıtlarla geç tanıştık. Bunların yanı sıra evinde renkli tv ve normal ev telefonlarının bile olmadığı döneme şahitlik ederek büyüdük. Küçük yaşta emeğin, alın terinin, yorgunluğun tadına varan ve ebeveynlerine yük olmaktan çok, ebeveynlerinin sırtında ki yüke omuz veren bir kuşaktık. Örneğin; küçük bedenlerimize aldırmadan, boynumuza astığımız yarım yamalak boya sandığıyla çarşıda boyanacak ayakkabı arardık. Özellikle okul ve bayram arafesinde kendi kıyafetlerimizi almak adına bunu yapmak zorundaydık. Akşama kadar ne kadar para kazandıysak büyük bir gururla annemize parayı teslim eder karşılığında ise annemizden büyük bir ‘aferin’ alırdık. Ve aldığımız bu aferin, günün yorgunluğunu bizden alacak kadar etkiliydi.

Büyüklere saygı duymayı, azla yetinmeyi, komşuyu seven, akrabayı bilen, misafiri doyuran, yoksulluğu hücrelerine kadar yaşayan, sadece ebeveynlerin değil tüm mahallenin terbiye ettiği çocuklardık bizler.  Ramazan ayında iftara az bir zaman kala mahallemizin fakir komşularına ellerimize tutuşturulan tepsi ve içine bırakılan sıcak aşları götüren bir kuşaktık. Anlayacağınız, ocağımızda ne piştiyse fakir komşumuza da o götürülür ve iftarda ne yediysek komşumuzda onu yerdi. Doğayla iç içe büyüdüğümüzden miydi bilinmez, empati duygularımız her zaman canlıydı. Çünkü başkasının acısına veya döktüğü gözyaşına dayanamıyor bizde onunla hüzünleniyorduk. Yani merhamet, şefkat duygularımız dipdiriydi.

Mahallemizde her aile en az dört veya beş çocuk sahibiydi. Dolayısıyla mahallenin sokakları oynayan çocuk sesleriyle doluşuyordu. Ve bu sesler özellikle yaz aylarında gece geç saatlere kadar devam ederdi. Evler birer katlı kerpiç evlerden oluşuyordu. Evlerimizin duvarları toprak, damı toprak ve tabanı topraktı. Hasılı evlerimiz toprak biz ise ev kokardık. Yani kendi özümüzle iç içeydik. Elleri nasırlı anne ve babaların helal lokmaları dışında kursağımızdan haram in(e)mezdi. Kimsenin malına göz dikmez, seçimlerde kimin hangi partiye oy verdiği çok da umurlarda olmazdı. Büyüklerimiz; belaya bulaşmayan evlatlarını, kimseye minnet etmeme gayreti, hayvanına vereceği arpa ve tarlasının vereceği ekini kendine dert ettiği kadar hiçbir şeyi dert edinmezdi.

Büyüğünün yanında bırakın sigara içmeyi, büyüğünün önünde yürümeyi, karşısında bacak bacak üstüne atmayı, büyüğünün sözünü kesmeyi ve büyüğünün yanında pijama ile durmayı saygısızlık olarak belleyen bir kuşaktık. Gerek akraba gerekse komşusunun acısını paylaşan ve onları o halleriyle günlerce yalnız bırakmayan bir birlikteliğin timsali idik.  Ülke veya ilimiz, ekonomik olarak kalkınmamış gelişmemiş ve modernleşmemiş olabilir fakat ülke vatandaşları beyefendiliğinden, kişiliğinden ve saygınlığından ödün vermemeye gayret eden ve çocuklarının terbiyesini her türlü makamdan üstün tutan bireylerdi.

Kendi çocukluğumdan bugüne tam otuz beş yıl geçmiş.

Ve bugün ki çocukları, gençleri gözlemlediğimde gelecekle alakalı endişem ister istemez artıyor. Çünkü çocuklarımız, gençlerimiz kendi inanç ve kültüründen çok batının empoze ettiği kültürle büyüyor\büyümektedir. Batı bugün kendi kültürünü enjekte etmede hiç de zorlanmıyor. Mesela İnternet, cep telefonu ya da televizyonlarda sergilenen ahlak dışı diziler ve reklamlarla bir nesil istediği gibi yetiştiriyor. Bunun sonucunda ise çocuklar ve gençlerimiz bir özentinin peşinde sürüklenip gidiyor.

Başkası gibi konuşmak, başkası gibi giyinmek, başkası gibi tıraş olmak, başkası gibi inanmak, başkası gibi zengin olmak, başkası gibi, başkası gibi, başkası gibi… Başkası gibi olmak özentisi, hevesi neslimizin geçmişle bağını maalesef kopardı\koparıyor.

Başkası gibi olma yarışı tüm gençleri birbirlerine benzetti.

Yanlış okumadınız… Artık gençlerimizin tümü birbirlerine benziyor. Her halleriyle aynılar. Aynı dili konuşan, aynı kıyafetleri giyinen, aynı müziği dinleyen, aynı argo kelimeleri kullanan, sorulan sorulara aynı cevapları veren, aynı şakaları yapan,  başını telefondan, internetten alamayan kan çanağına dönmüş gözlere sahip bu nesil birbirlerine benzedi\benziyor.

Bugün, öğretmenini, hocasını, babasını, atasını, büyüğünü bilmeyen, tanımayan büyüğüne hürmet etmeyen bir nesil büyüdü\büyüyor. Merhametten, şefkatten, maneviyattan yoksun, hissizleşen, ruhsuzlaşan ve robotlaşan bu çocuklar bizim çocuklarımız olduğunu unutmayalım.

Son neslin böyle bir hal almasının birçok nedeni var tabi ki. Örneğin yukarıda bahsettiğim ‘batının sosyal medya üzerinden’ verdiği mesajlar bu nedenlerden sadece biri.

Özellikle teknolojinin önü alınmadan, kontrolsüz gelişmesi, büyümesi de nedenlerin en önemlisi. Kontrolsüz büyüyen teknoloji yedi yaşında bir çocuğun elin oynadığı bir oyuncak halini aldı. Ve sonucunda ise sayısı gittikçe artan otistik ve hipermetrop çocuklar... Büyük veya küçükbaş hayvan beslemeyi kendine yakıştır(a)mayan ve tarımdan el etek çeken ebeveynlerin, boş zamanlarını tv karşılarında ya da telefon başlarında heder etmesi yine önemli nedenler arasında sayılmaktadır. Güven vermeyen dindarlar ve siyasetçiler ise bu nedenlerin farklı bir sacayağını oluşturmaktadır.

Ateist, deist olmayı bir farklılık olarak zanneden, dizilerin etksiyle efelenmeyi cesaret bilen, her konu hakkında cevap yetiştirmeyi bilgelik zanneden, okuduğu veya izlediği haberlere bilmeden, araştırmadan inanmayı kendine borç bilen, adaletten uzak eleştiriyi şiar edinen, instagramı, faceyi ve tik toku mektep belleyen bir nesil -kontrolsüz büyüyen teknolojiyle- hızla artıyor. Büyüğe saygısızlığı marifet gören, okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan, alın teri ve emek bilmeyen şehvet düşkünü bu nesli frenlemek, onlara hakkı anlatmak, güzel bir örneklikle onları terbiye etmek gittikçe zorlaşıyor.

Devlete, yüzlerce STK’ya, camilere, okullara, imamlara ve eğitmenlere rağmen böyle bir neslin büyüdüğünü görmek içler acısı…

Son neslin amaçsız, gayesiz, hedefsiz, dertsiz, hissiz, inançsız, ahlaksız, saygısız ve tepkisiz büyümesi toplumsal bir sorun. Bu sorun topumun önemli bir çığlığıdır. Bu manzara bir övünç görüntüsü asla değildir. Bu manzara geleceğin hercümerç olmasıdır. Geleceğimiz, kontrolsüz büyüyen teknolojiye kurban edilmektedir. Önlem alınmazsa bu çığlık tüm ülkeyi yakacaktır.

Gittikçe büyüyen bu yangını durdurmak ve söndürmek öncelikle devlete düşmektedir.

Gençlere sosyal medyada verilen sınırsız özgürlüğe devlet son vermelidir. Modernleşme, örf, gelenek ve inancımıza ters olmadığı sürece alınmak beraber kültürümüze ve inancımıza savaş açan yenilikler! Ülkede yasaklanmalıdır. Modernleşmenin etik bir ayrıcalık olmadığını gençler iyi bilmeli ve bu konuda gençler eğitilmelidir. Devlet bu konuda tüm kurumlarını seferber etmelidir. Devlet bu çığlığa bir çare bulmazsa geleceğe dair vatandaşına bir vaatte bulunamaz. Devlet vatandaşlarını toprakla buluşturma faaliyetleri başlatmalıdır. Çocuklar ve gençler bitkiyle ve evcil hayvanlarla tanıştırılmalıdır. Günün belli bir saatinden sonra sosyal medyaya bir sınır getirmek zorundadır.

 Devletle beraber tüm STK’lar bu konuya duyarsız kalmadan samimi, çıkarsız bir hareket başlatmalıdır. Gençlerle bir araya gelmenin yollarını armalı ve gençleri özlerine dönmeleri hususunda aydınlatmalıdır. Ebeveynler ise büyüyen bu tehlikeye karşı bilinçlendirilmelidir.

Hızla büyüyen ateş çemberine bir çare bulunmazsa, ne devletten ne kültürden, ne inançtan ne de gelecekten bahsedemeyeceğimizi belirtmek isterim.

Yunus KUŞAN

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yunus Kuşan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Van Havadis Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Van Havadis hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Van Havadis editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Van Havadis değil haberi geçen ajanstır.



Van Markaları

Van Havadis, Van ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (432) 214 30 30
Reklam bilgi