MİTİNG GÖZYAŞLARI!
İsmi bende saklı arkadaşım sadece mitinge katılabilmek için sabah erkenden yola koyulmuştu Başkale ilçesinden Van’a doğru.
Yol uzun ve çok virajlı bir yol. Ama sanki bu sefer daha da uzun. “Şoför mü yavaş gidiyor yoksa bana mı öyle geliyor” diye düşündü yol boyunca.
Buluşma yeri sebze hali ve saati 11 olarak belirlenmişti. Her ne kadar erken binmişse de minibüse, yol boyunca arama noktalarında çok bekletilmişlerdi. Yetişememe korkusundan dolayı çok tedirgindi.
Saatler 11’e yaklaştıkça, heyecanı da artıyordu ve nihayet Van tabelası göründü ve sebze hali kavşağına son bir viraj kalmıştı. Aman Allah’ım dedi içinden! Bu ne mahşeri bir kalabalık? Duygulandı, gururlandı, içi içine sığmadı birden.
Minibüs durmadan o hazırdı inmeye. Bir an önce o kalabalığa karışmak, doyasıya haykırmak, içindeki tüm sözleri havaya savurmak için bu kadar heyecanlı olabilirdi ancak. Nihayet durabildi minibüs ve o koşarak girdi kalabalığın arasına. İşte hazırdı. Sanki herkes onu bekliyor gibi hissetmişti bir an.
Çünkü yavaş yavaş, küçük küçük adımlarla insanlar çarşıya doğru yürümeye başlıyordu. Çok mutluydu. Hepsi kendi halkıydı. Aynı dili konuşuyor, aynı duyguları yaşıyorlardı. Hiçbir kalabalık bu kadar mutlu edemezdi onu.
Ne tribünden izlediği Galatasaray maçı, nede ailecek izlenenen Kurtlar Vadisi. Bu bambaşka bir şeydi. Tarifsizdi.
Poşisini iyice doladı boynuna, bir kısmıyla da ağzını kapattı. Nede olsa biber gazı kaçınılmazdı. Bile bile soluyacaklardı biber gazını ama hiç umurlarında değildi. Ve yürüyüş iyiden iyiye kendini belli etmeye başladı.
Artık adımlar hızlı hızlı atılıyordu ve hedef şehir merkezi, cumhuriyet caddesiydi. Nerden baksan 50bin insan vardı. “Bu insanların tamamı oy verseydi tüm milletvekilleri DTP’den çıkardı, neden çoğunluk AKP’den gitti?” diye bir an aklından geçirdi.
Ama konu bu değildi. Konu başkaydı ve o üzerine düşen görev için hazırdı. Yürüyor ve slogan atıyorlardı. Herkes birbirine sarılmış, tek vücut olmuşları. İşte bu benim halkım diye gurur duyarken, daha bir güvende hissediyordu. Yaklaşık 2 km yürüdüler ve caddeye 200 metre mesafedeydiler.
En ön saftakiler polis barikatlarına yaklaşırken havayı fişekleri polislere doğru ateşlediler. Taşlar ceplerden çıkmaya ve havada süzülmeye başladı. Sloganlar daha bir gür çıkıyordu. Yürüyenler yavaşlamış ve polisin tepkisini bekliyordu. Ya yol açılacak ve kalabalık ilerleyecekti, yada çatışılacaktı.
Elinde telsiz sivil giyimli biri elini havaya kaldırdı ve panzere ilerle işareti verdi. Panzer kalabalığın üstüne yürüdü ve boyalı su sıkmaya başladı. Ardından da çevik kuvvet kalkan ve coplarla yürüyüşe geçtiler. Büyük olay olacak dedi içinden.
Kalabalık kaçışmaya başladı. Herkes dağılıyordu ve ara sokaklara giriyorlardı. Geriye döndü ve koşmaya başladı. Yanındakiler ellerindeki ve ceplerindeki taşları polise, panzere değilde sağa sola, dükkanların camlarına atıyordu! Olayı anlamaya çalışırken donakaldı! Buz kesmişti! Gözlerine inanamadı. Hayır bu olamaz, yanlış görüyorum mutlaka diye düşündü.
Herkes sağa sola kaçarken o kaldırımda öylesine duruyordu. Gözleri doldu ve daha fazla tutamadı gözyaşlarını. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Tam abisinin dükkanının önüydü ve tüm camları tuzla buz olmuştu. Abisi de dükkanı kapatmış ve eyleme katılmıştı. Ama nasıl olurdu? Bizim dükkanımızın camları neden kırılsın? Ve hala taşlar çevredeki dükkanların camlarına fırlatılıyor ve camlar büyük bir gümbürtüyle aşağıya iniyordu. Gözyaşlarına sebep biber gazımıydı yoksa yürek acısımı? Neden, neden diye sorgulamaya başladı ama sanırım bu cevabı bulamadı…